• “Niyazi efendi…”

    Selâsız, kefensiz, bir cami avlusunda gömülmeyi bekliyor insanlık… Vatan yoksa namus yok… Vatan yoksa hiçbir şey yok… Vatan yoksa kapışacağın bir koltuk bile yok… Nedir bu düşmanlık, nedir bu tepişmeler, sırtından bıçaklamalar?

    14:43:22 | 2018-01-13

    “Niyazi efendi..”

    O gün ilk defa duymuştum bu sözü…

    Belli ki ninem çok kırılmıştı, çok üzgündü ve bütün güvenini yitirmişti.

    Dedeme olan saygısı ve sevgisinden bağırıp çağıramamış; kusamamıştı öfkesini dışarıya. İçinden gelmemişti “can özüm” demek. Sessiz ve derinden tek kelime çıktı dudaklarının arasından “Niyazi Efendi..” Dedemi incitmesin diye cam fanusa kapatmıştı sevgisiz kelimelerini. Yüksek sesli cümlelerini toparlayıp, sessizce odadan çıktı…

    * * *

    Rahmetli ninem, dedemin gözlerine derin derin bakıp “yüce rabbim insanı gördüğüyle gocatsın” derdi hep. Çocuktum; anlamazdım, dedemle ninemin birbirlerine baktıklarında gözlerinin içinde kaybolduklarını…

    Bizim evde hiç onların isimleri söylenmezdi. Dedem hep “can gülüm ya da ipekçem” diye seslenirdi nineme. Dedemin gözünde ninem; bir ipek kadar değerli, narin ve gül kokuluydu… Dedem cangülü’nü hiç koparmadı dalından. Hep dalında sevdi. İncitmeden can çukurundan öperdi hep…

    Ninem sesleneceği zaman “can özüm” derdi dedeme.

    “Can özüm” Yaşama sebebim, nefesim, ömrüm demekmiş…

    * * *

    Bize hiç sevgilerini anlatmadılar. Doya doya yaşadık bu sevgiyi biz yüreklerimizde. Sevgi seli içinde hiç görmedi gözlerimiz yoksulluğumuzu. Dört elle sarıldık hayata.

    Baharın müjdecisi papatyaları sevdik. Sahte bahara aldanıp heyecanla açan erik dalındaki çiçekleri sevdik. Sokaktaki kedileri köpekleri sevdik. Cıvıl cıvıl ötüşen kuşları sevdik. Toprağın içindeki solucanı,  ipek böceğinin kozasını, güzeller güzeli kelebeği sevdik. Yeryüzünde güzel olan ne varsa sevdik. Coştuk, güldük, eğelendik… Beş taş oynadık, saklambaç oynadık, yakan top oynadık, ama hiç bir zaman yakmadık sevdiklerimizin canını. Körebe oynadık, kör kalmadık güzelliklere…

    * * *

    Şimdi bakıyorum da, koltuk koltuk diye tepişiyor birileri. Ezip çiğniyor birbirlerini. Nerede o eski aşklar, sevgiler, insanlıklar. Nerede dostluklar. Nerede gizlice komşuya yapılan yardımlar?

    Devir kaydırak devri olmuş. Kim kimin ayağını kaydırırsa yerine geçiyor.

     Sanki koltuk kapmaca oynanıyor…

    Komşu, dost, arkadaş, kardeş kalmamış…

    Vatan, Millet, Bayrak aşkı kalmamış…

    Kimin cebi doluysa, arkasından şakşak yaparak dörtnala koşar olmuşuz…

    Kim koltukta oturuyorsa, kuş tüyü minder kapıp gitmişiz yanına. Daha rahat oturup, yanında bize de yer açsın diye…

    Yalan dolan, üç kağıtçılık sarmış dört bir yanımızı…

    Hak hukuk, sevgi, saygı, hoşgörü tatilde değil artık. Tamamı ile yok olmuş.

    Hele insanlık!...

    O dünden ölmüş. Kokusu çıkmadan gömülmeyi bekliyor…

    * * *

    Bir arada oturduğumuz akşamlar dedem; “vatanımız varsa özgürüz. Vatanımız varsa bizler varız. Vatanımız varsa sizler varsınız. Vatanımızı sevin, sevin ama adam gibi sevin, güzel sevin” derdi…

    Vatan yoksa namus yok…

    Vatan yoksa hiçbir şey yok…

    Vatan yoksa kapışacağın bir koltuk bile yok…

    Nedir bu düşmanlık, nedir bu tepişmeler, sırtından bıçaklamalar?

    * * *

    Ne güzeldik…

    Ağaçlarda şakıyan kuşlarımız, şarkı söyleyen analarımız vardı…

    Çift kişilik, tek yastıklarımız vardı. Yan yana yatıp uzun uzun sohbet ettiğimiz, aynı yere baş koyduğumuz yastıklarımız. Küstüm yastık diye bir şey icat ettiler. Sevdiklerimize sırtımızı dönüp, kendi dünyamızda, kendimizle sohbetler eder olduk. Tek kişilik dünyalarımızda mutluluğu arar olduk…

    * * *

    Var mısınız milletçe arsız olalım.

    Bu kış gününde baharı yaşamak için çiçek açalım…

    Derleyip toplayalım zamanı geçmiş, bayatlamış, küflü, kötü kelimeleri. Dolduralım bir cam fanus içine, kaldıralım tavan arasına…

    Ağlayan analarımızın gözlerini serelim ipe.

    Asırlık bir ağaç gibi sağlam köklerimizle bağlanalım vatan topraklarına.

    Yarın çok geç olmadan…

    “Niyazi Efendi” olmadan…